Lanet Olsun Zaman Nehrine – Per Petterson

Posted on

lanet olsun zaman nehrinePer Petterson’dan At Çalmaya Gidiyoruz, Reddediyorum ve şimdi Lanet Olsun Zaman Nehrine…. Neden onu bu kadar sevdim? Her birinde gerçek hayattan hüzünlü bir anlatıyla okuyucusunun karşısına çıktığı için mi, dilindeki dinginlik ve sadelikten mi ,yoksa kurgusundaki boşlukları doldurmak için sizin hayal dünyanıza fırsat vermesinden mi?Belki de hepsi….Evet; yazarın en önemli özelliği bu; anlatmadığı çok şeyi o kadar gözler önüne seriyor ki siz onu okuduğunuzu sanıyorsunuz… sesizliğin sesi….ses dediğin iki nota arasındaki boşluk değil midir?

Lanet Olsun Zaman Nehrine ‘yi okurken “Doğduğu kente, geçmişe, çocukluğuna, anılarına, ne kadar çok sevdiğini –ve özlediğini– hatırladığı annesiyle yaşadığı günlere dönen bir adamın belleğinden yitip gitmiş bir zamana bakıyoruz.”

Şimdi anlatacaklarım birkaç sene önce oldu” diye başlamış söze Arvid…Romanın kahramanı Arvid Jansen üç kayıbı aynı zamanda yaşamaktadır. Annesinin kanser olduğunu bir süre sonra öleceğini öğrenmiştir, karısı boşanmak istediğini bildirmiştir ve inanmış bir Maocu olarak demir perdenin yıkılıp sosyalist sistemin çöküşüne şahit olmaktadır. Kitabın arka kapağındaki “Arvid’in hikâyesi her şeyden önce, duyguların bastırıldığı ve ilişkilerin mesafeli olduğu bir ortamda içindeki yoğun duyguları ifade etmeye, mesafeleri aşmaya çalışan bir adamın yaşadığı hüsranın hikâyesi” sözleri romanı tam olarak özetlemiş.Arvid’in yaşadığı iç hesaplaşma annesini de doğru anlamasını sağlıyor. Ana oğul belki de hayatlarında ilk defa birbirlerine sevgilerini iletme, aktarma olanağı buluyor. Birbirlerini anlıyorlar.

….ikimiz nehrin iki kıyısında kalmış bu geniş mesafe yüzünden birbirimize seslerimizi duyuramamıştık…. “sana güzel bir haberim var anne, nehir kurudu. ….. nehir artık ip gibi akıyor ve üzerinden geçmek kolaylaştı…… yani bizim için çok geç değil, nehri geçmeye çalışabilir, ortada buluşabiliriz, belki biraz ayaklarımız ıslanır ama olsun…..S. 108

 

 


Fotokopiler-John Berger

Posted on

İnsanı insan yapan o ufacık ayrıntılar değil midir? Bu bazen bir koku,
bazen bir duygu, bazen yaşanmışlıklar, bazen de bir el ya da acı değil
midir? Bu da illa bir kamera ya da resim ile değil bazen de bellek ile
fotoğraflanan anlardır. Hayatlarımızı da yaşanılır kılan bu anlardır.
John Berger Fotokopiler’de sözcüklerle çıktığı bu yolculuğa yanında
bizi de götürüyor.Kendisinde sevgi dolu izler bırakmış kişileri
bizlerle tanıştırıyor…

fotokopiler“Marcel’in aşınmış, çatlamış, eklemleri şişmiş elleri vardı. Hem
nasırlı, hem de duyarlı eller. Bugün artık kullanılmamaya başlayan
birtakım eski sözcükler gibi.” / “Onu en son birlikte kutladığımız bir
yılbaşı gecesinden sonra arabayla evine götürürken görmüştüm…”S.65

Hele Abidin Dino’yu anlattığı bölüm bir güzelleme niteliğinde…

“Çoğu zaman, soylu bir insanın ölümünden sonra, bir ışık söndü derler.
Basmakalıp bir söz, ama ölümden sonraki alaca karanlık daha iyi
anlatılabilir mi? Gördüğüm beyaz kağıt kömür rengini almıştı. Siyah ve
kömür yokluğun rengidir. Yokluk Abidin’ in bu yaz yaptığı bir dizi
başka resmi ve deseni hatırlattı . Bunlar kalabalıkların resimleriydi.
Sayısız yüzlerin imgeleri. Her biri öbüründen ayrı, ama enerjileri
onların moleküller gibi birlikte olmalarını sağlıyor. Oysa bu imgeler
ne ürkütücü ne simgesel . Abidin bunları bana ilk gösterdiğinde bu
yüzlerin çokluğu bana okunaksız bir yazıyla yazılmış mektupları
düşündürmüştü . Anlaşılmaz biçimde akıcı ve güzeldiler. Şimdi acaba
Abidin gene yolculuğa mı çıktı, bunlar da ölülerin resimleri mi, diye
soruyorum kendime. Ve Abidin hemen yanıtlıyor sorularımı; çünkü birden
onun İbn Arabi’ den aktardığı şu sözleri hatırlıyorum :” Adem’ den
zamanın sonuna kadar yaşamış ve bir gün yaşayacak olan herkesin yüzünü
görüyor ve bir yere kaydediyorum…”S.89

Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için
Demirleyemez miyiz?

Lamartine- Yaşar Nabi Çevirisi

Nevcihan Oktar

 


Klingsor’un İzinde

Posted on

 

135066

Demokrasiye dayanarak demokrasi tahrip edildi . İnsan haklari ayaklar atina alindi, demokrasi ve cogunluk iktidarinın her istedigini yapabilecegi soylemine dayanarak milyonlarca kisi esir kaplarinda, gaz odalarinda yasamlarini yitirdi.Ozellikle Almanya ve Italya deneyleri II. Dunya savasi sonrasinda Avrupa’da yeni anayasalaın yapılmasina neden oldu. Bu anayasalarda iki temel kural yer aldi. Birincisim demokrasinin kendini savunma hakki, ikincisi ise siyasal iktidarin gucunun sinirlandırılarak hukukun ustunlugu ve hukuk devlet ilkesinin kabuludur.

Eger bu iki ilke hice sayilirsa is “Parlamenter Diktatorluge” doner Ayni bugun oldugu gibi) Egemenlik hakkının sadece meclisin olduguna inanan bugunku iktidarin soylemi II. Dunya Savasi oncesi soylemi ile birebir ortusuyor. Kitabi okurken bugun yasadıgimiz YOK yasasi ile II. Dunya savasi oncesi yasanilanlara inanilmaz derecede benzemesi beni dehsete ve umutsuzluga dusurdu. % 25 oy orani ile meclis cogunlugunun 2/3 sini alan iktidar egemenlik hakkinin kendilerinde oldugunu, mutlak iradenin kendilerini oldugunu ifade etmeleri tuylerimi diken diken etti.


Bekleyiş – Ha Jin

Posted on

 

hajin

 

Çin’de Mao “Kültür Devrimi” nin insan kişiliğini yokeden acımasız baskısı… Buna rağmen Konfiçyüs öğretisi ile yoğrulmuş ve bireyin haklarından daha çok toplumda uyumun ön plana çıktığı bu toplumda yumuşak başlı, boyun eğen insanlar arasındaki şiir gibi bağlar.

 

Askeri doktor olan Çinli Lin Kong, yaşlı anne babasının ısrarıyla, iyi huylu ama basit bir kız olan Shuyu ile evlenir. Ancak karısıyla hiçbir şeyi paylaşamaz. Lin başka bir şehirdeki askeri hastaneye tayin olunca, evinden ayrılır ve yasalar gereği işinden çok zor ayrılabildiği için ailesini yılda sadece on gün ziyaret edebilir. Genç adam işi ve kitaplarıyla doldurduğu hayatından şikayetçi değildir. Ancak hemşire Manna’ya aşık olunca karısından ayrılıp onunla evlenmek ister. İşte o zaman Bekleyiş başlar. Karısını boşanmaya razı etmek için köyüne gider, ama Shuyu yılda yalnızca on gün görebildiği kocasından vazgeçmek istemez. ve Lin ile Manna 18 yıl boyunca, Shuyu’nun rızasını beklerler.

 

Shuyu geleneksel Çinli kadının özelliklerine sahip. Ayaklarının bağlı olması, kendini eşine kölecesine adaması, okuyup-yazamaması, seks açısından isteksiz olması… Köyde yaşam tekdüze ve sade.

 

Manna ise tam tersine eğitimli, istekli, duyarlı, güzel, devrimci, modern Çinli kızı simgeliyor. Manna hastanede üniforma giyer, Mao düğmeleri kolleksiyonu yapar, ama günlük hayatında Nike giyip, Mc Donald‘s da yemek yer.

 

Lin ise iki uç arasında çaresiz kalan, batı kültürüne aşina aydının simgesidir. Lin’in eğilimleri de Çin’deki geleneksel kültür ile modern kültür arasındaki ikilemi dile getiriyor.

 

Ha Jin’in şiirsel bir yalınlıkla aktardığı Bekleyiş’te Çin kültürünün zenginliğini yakından tanıdık, Komünizmin insanların gündelik yaşamlarının her anını kontrol altında tutan yasaları ve kurallara boyun eğen yumuşak, kaderci Çin insanı. Çin’de doktorların üçünün bir odayı paylaştıkları, banyoyu ortak kullandıkları, hastanenin kuralına göre bir erkekle bir kadının, eğer nişanlı veye evli değillerse, kampusun dışında birlikte yürümelerinin yasaklanması, Lin ve Manna ‘nın bu kadar senedir birliktelikleri sonunda sadece bir kez bir restoranda yemek yemeleri gibi.. Bürokratlar karikatürize edilmiş, kimi yerde kendileriyle alay ediyorlar. Karakterler yasalardan korkuyorlar ama asıl korktukları aileleri, sevgilileri ve kendileriyle konuşan bilinçleri..Kitabın kötü adamı Geng Yang güçlenen ve başarıya ulaşan kapitalisti simgeliyor.

 

Yazar mutluluğu rahatlık, huzur ve gelenekler olarak görüyor.( S351) “Aşk ve huzur arasından birisini seçmesini söyleseler sonuncusunu seçerdim” Burada insanoğlunun iki yüzünü görüyoruz. Sempati ile bencillik. Lin kitabın sonunda da kitabın başındaki kadar tatminsizlik içinde. (S 342)

 

Bir kadını hiçbir zaman tüm kalbiyle sevmediğini, hep sevilenin kendi olduğunu itiraf ediyor. Kaçıp gidebilecek kadar da cesur değil, geleneklerle sımsıkı bağlı. Bencil seçimleri ile süregelen duygusallığın içine batmış durumda olan Lin’e ancak acıyoruz. Çünkü yeni bir “Bekleyiş” içinde (S 358) “ona beni beklememesini söyle. Ben Beklemeye değecek bir adam değilim.” “ Kendine bu kadar katı davranma baba. Biz seni hep bekleyeceğiz.”

 


Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz’ı

Posted on

Romanın çıkışındaki temel metafor yolculuktur. Bu yolculukta yazar ve okur tam anlamıyla bir yoldaştır. Hasan Ali Toptaş ile Alaaddin ‘in olduğu gibi.

Cervantes’in de düşlediği bu değil miydi? Onun düşlediği metindeki bütün incelikleri anlayacak , yorumlayacak ve değerlendirecek akıllı ve duyarlı bir okur .Bütün okurların yazarlaşması, bütün yazarların da okurlaşması ve sonunda zeki ve yaratıcı okurla bu oyuncu kurgunun yazarının buluşabilmesi için bir tür okur eğitimine davet değil midir bu?Don Kişot’un Dulcinea’ya , burada anlatıcının Alladdin’e duyduğu arzu aynı değil mi?

Gerçek okur ancak gerçek yazara, o okuru düşlediği ölçüde yaklaşabilir. Peki ya gerçek okur? O gerçek yazara ne kadar yaklaşabilir? Ancak yazarın kendisine yaklaşabildiği kadar, belki bundan da az.Bunu kaç yazar başarabilir bilmiyorum ama, Hasan Ali Toptaş okurla yazarın özdeşleştiği anı yakalayan ender bir yazar.

Kitap orman metaforu ile roman yolculuğunun bir serüveni yaşatıyor bize. Kırmızı Başlıklı Kız’dan, 40 Haramilere, Ali Baba’dan Binbir Gece Masallarına, Alladdin’in Lambasından, Don Kişot’a, Kafka’dan günümüze bir serüvene davet ediyor bizi.

Okurken saatin zamanından koparıyor bizi. Okumak bir çeşit zamandan kurtulmak değil mi zaten. Zaman birdenbire kuşlara dönüşüyor, ya da bir dağ olarak çıkıyor , ya deli bir yağmur, ya da bembeyaz kar.

“Bir bakıma zaman, zaman üstünde oldu böylece, zaman zaman altında oldu. Zaman zaman yanında, zaman zaman önünde, zaman zaman sonunda.Zaman zaman peşinde, zaman zaman içinde” derken bir Borges, bir Tanpınar tadına varıyorsunuz kitapla ya da Mevlana ile karşılaşıyorsunuz.”Yolcu kalbe yürü orada seyret, orada gez dolaş Ağaçlar orada Akarsular orada ”

Ya da “Ya da ,bir çift gözdü bakan binlerce çift göz, bir çift kulağa hizmet eden binlerce çift kulak gerekiyordu” derken

“İnsan gözden ibarettir Geri kalanıysa bir deri Ama dostu gören göze “göz” derlerdi” yi anımsarsınız.

Ya da “Aslı bulan tefferruattan kurtulur”la

Romanda yaptığınız bu yolculuk aslında insanoğlunun tarihine ya da içine yaptığı yolculuk değil midir?

Nevcihan Oktar


J.M.Coetzee-Barbarları Beklerken

Posted on

Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir adamın zaman içinde (30 yılda) değişen duyguları, kurbanlara karşı duyduğu vicdan hesabı ile Barbarlara sempati beslemeye başlaması ve hapse düşüşü ile tüm değer yargılarını sorgulayışı anlatılıyor.

Coetzee şu soruyu dile getiriyor: Gerçek Barbarlar kim? Topraklarını ve özgürlüklerini ellerinden aldığımız uygar diye geçinen biz mi? Coetzee ‘nin yalın ve şiirsel anlatımına hayran olmamak mümkün değil. “Barbarları Beklerken” 1980 yılında yazılmış ama bugün yazılmış kadar taze ve dipdiri bir konuyu içeriyor. Her zaman güncel…

Yöneticilerin kendi yarattıkları “öteki” fikriyle halkı korkuttukları ve bu korkuyla toplumu istedikleri gibi yönettikleri konusu işleniyor. Romanda “barbar “ olarak adlandırılanlar kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşuyor. Cahil ve ilkeller ama kesinlikle saldırgan değiller. Yabancılar ve “ötekiler” . İmparatorluğun gücüne karşı kayıtsız ve edilgenler.

Romanın kahramanı yargıç bilmeyi seçiyor. Bir kez feneri eline aldıktan sonra tekrar yerine bırakmanın yolu olmadığını biliyor.

“Ben eski kafalı olduğu kadar güvenilmezim de. Hem sonuçta söylediklerime gerçekten inanıyor muyum? Gerçekten barbarların kazanmasını mı istiyorum: Entelektüel uyuşukluğu, pasaklığı, tembelliği, hastalık ve ölüme karşı kaderci olmayı mı? Ortadan yok olsaydık barbarlar boş zamanlarını harabelerimizde kazılar yaparak mı geçirirdi? Nüfus kağıtlarımızı ve buğday tüccarlarımızın defterlerini cam fanusta mı saklarlardı? İmparatorluğun politikasına karşı bu öfkenin nedeni sınır boyundaki son birkaç yılında rahatının kaçmasını istemeyen yaşlı bir adamın huysuzluğundan daha mı fazlası?”

Yargıç tüm zaaflarıyla ortaya konmuş. Cinsellik böylesine yalın ama hiç müstehcen olmayan bir şekilde nasıl anlatılır?

Kızı geri götürmesinin nedenini şöyle dile getiriyor ”Geçmiş ile geleceğin insanları arasındaki ilişki, bağışlanma dileğiyle , özsuyunu sömürdüğümüz bu bedeni geri vererek onarmaya çalışıyorum” Bir yargıcın adalet kavramını sorgulaması ise çok ironik.

Yazarın dili, betimlemeleri muhteşem, kitaba hayran olmamak imkansız, soluksuz okunan dört dörtlük bir kitap.


Gabriel Garcia Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık

Posted on

Yüzyıllık Yalnızlık büyülü bir gerçeklik tam bir destan tadında .Maconda köyünün öyküsü Kolombiya tarihinin olduğu kadar insanoğlunun da bir hikayesi ironik, traji komik olduğu kadars bir o kadar da realist, fantastik bir hikaye .Kritiklerin Cervantes ve Homeros tadında buldukları romanı soluksuz okudum Tek kelime ile muhteşem bir efsane …

Bugün insanlığın ortak kültür miraslarından en önemlisi yaradılış destanları… “Evren”in yaradılışı ile başlayıp insanoğlunun yaradılışına ve oradan da anlatılan güne kadar gelen bir öykü kökene uzanma kaygısı değil mi? Kökenlerden şimdiki zamana kadar gelen bu zaman ve mekan yolculukları aslında toplumun o güne dek sözlü geleneklerinin tüm imgelem dünyasının da kayda geçirilişi değil midir?

Kitap belleği zayıf, çabuk unutan insanoğlunun dünden bugüne uzanışının tarihi…Ritüellerin ,mitosun,geleneklerin, kökenlerle,yaradılışın iç içe geçtiği bir “düşler zamanı”..Bu düş öyle bir düş ki gerçek dışı hiçbir şey yok.

Marquez kitabın sonunda her şeyin büyük bir kaos ile ortadan silindiği bir an olarak betimliyor. Acaba insanoğlu yok olmada soruların yanıtını çözebilecek mi? Çünkü “aynalar kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.”

Nevcihan Oktar


Hasan Ali Toptaş-Gölgesizler

Posted on

“Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm, üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi”

Demek yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek ,insan ne yaparsa yapsın bir oyunun içinde mi? Gerçek ne peki, yaşam ya da herşey bir yanılsama m? Nuri, berber ya da Asker Hamdi, Güvercin, Cennet’in oğlu ya da çay bardağı, hepsi aynada yansıyan bir görüntü ya da düş mü? Belki de hiç yoktular da biz onları düşledik ama uyandığımızda onları anımsayabilecek miyiz? Yokluk olmasaydı varlığı nasıl ispat edebilecektik? Var olmayan bir şeyin gölgesi de olmaz , izi de .Var olmanın amacı kendimizden bir iz bırakmak değil mi?

Var olduğumuz için mi düşlüyoruz yoksa düşlediğimiz için varız sarmalı ile düş ve gerçek birbirine geçmiş kitapta
“Ola ki başka bir yerde yaşıyorduk o an, başka zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile varmadan”

Berber aynasının içinde düşler alemine girip “öteki” ne ulaşmak . Ötekine ne kadar yakından bakarsan orada o kadar kendini görürsün. Belki de asıl trajedimiz, sandığımızdan çok daha fazla ötekine benzememizdir. Aslında bir anlamda hepimiz ötekiyiz. . Ötekini anlayabilen kendini de anlamaya başlayacaktır.

“Herkes benim içimdeydi, bir anlamda, bu benim de onların içinde olmam demekti aslında” derken bunu ifade etmiyor mu?
Hem her yerdedir, hem de hiçbir yerde. Zaman ve mekanı aşmıştır. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda yaşayar Borges, Marquez, Eco, Saramago, Tanpınar gibi. Varoluşu mutlak zaman, düşsel zaman parçaları halinde yansıması olarak görürler..
“Yoklar sürüsü gözleriyle gelmişti. İnsan kılığında yüzlerce göz” derken Mevlana’nın ” İnsan gözden ibarettir. geri kalanıysa bir deri, Ama dostu gören göze “göz” derler sözünü anımsatıyor yazar.

Uyku, düş, yokluk üçgeninde bilinçaltı zamandan kurtulmanın yollarını arar.

“Belki de doğru düşünüyordu ,herkesin bir yoku vardı köyde , herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyordu insanlar gibi. kahvede çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki, köylüler büyük bir titizlikle gizliyor
du yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sesizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü yöntemi vardı belki, sözgelimi,kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masalllarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu……Cennetle birlikte çorba pişiriyor, tuzuna bakıyor, su içiyor ve cennet’e baka baka giderek Cennetin kendisi ya da düşleri oluyordu. Hiç kuşkusuz bu durumda Cennet düş diye bir başkasının gerçeğini yaşıyordu, bir yokun yaşamını.

Nevcihan Oktar


Orhan Pamuk-İstanbul

Posted on

Orhan Pamuk kitabında beni bellek yolculuğuna çıkardı. İstanbul’a onun dünyasından bakarken kendi çocukluğuma da döndüm.

KİTABA HÜZÜN, GEÇMİŞİN İHTİŞAMINA DUYULAN ÖZLEM HAKİM. Bu duygu da Orhan Pamuk’un dünyasından yansıyan solgun renkler ile özellikle siyah ve beyazla anlamlandırılmış.Kitap çok melankolik.

“Ama şimdi İstanbul’un melankolisinden değil, bu duyguya benzeyen ve gururla içselleştirilen ve bir cemaat olarak hep birlikte paylaşılan hüzünden söz etmeye çalışıyorum. Bu, duygunun kendisi ile onu şehre duyuran ortamın birbirine karıştığı yerleri ve anları görebilmek demek.”

İçtenlikli bir anlatım sergileyen Pamuk, Edip Canseverin aşağıdaki dizelerin anlamını tamamlayan bir metin çıkarıyor kitabında.

İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

E.Said’in, ülkesi Filistin’in yitirilmesi ile içine düştüğü ve ömrünün sonuna kadar gittiği her yerde peşisıra sürüklenen o ‘yersizyurtsuz’ olma hali ve duygusunu dile getirdiği kitabında anlattıkları, çok tanıdık..Onun öfkeli satırlarında; coğrafik aidiyet sorununun giderek bir kimlik sorunu olarak çeşitlenmesinin (kendi kendine sorup durduğu:Edward mı, Said mi; Arap mı, Amerikan mı; Doğu mu, Batı mı; Arapça mı, İngilizce mi soruları…) sonunda ve bir ‘varoluş sorunsalı’ halinde vicdanını ve bilincini nasıl hırpaladığını okurken, kendi varlığımızın da sarsıldığını hissedebiliyoruz..’Yersizyurtsuz’luğunu aynı anda bir ‘uyumsuzluk’, belki ‘kimsesizlik’ ve ‘yalnızlık’ olarak da yaşayan Said; bir yere ve kimliğe ait olmanın hesaplaşmaları ve çırpınışları içinde, hiçbir yere ve hiç kimseye ait olmamakla, her yere ve herkese ait olmak arasında salınıp duruyor ve sonunda bir ‘dünyalı’ olarak ölüyor..

Orhan Pamuk ise hâlâ ait olduğu şehrin –İstanbul’un çoktan yıkılan ve kaybolan birçok değeri karşısında yaşadığı ağır hüznü (ben burada da bir ‘yersizyurtsuz’ kalma ve olma hali ve benzerlik gördüm) yitirilenlerin hatıralarını zihninde bir araya toplayarak ve yazarak yeniden yaşamaya ve yaşatmaya soyunuyor..Sanatçının ve entelektüelin hayatın karmaşası ve yıkıntıları ile, kitabın düzeni ve bütüncül kapsamı arasında yaşadığı o uçurumu; hayalleri, yaratıcılığı ve bilgisi ile doldurma ve yeniden kurgulama serüveni burada da bir ‘ütopya’ya dönüşüyor..Yani ‘hiçbir yer’e…Ve ütopyalar o ‘yersizyurtsuz’ olma halimizi belki dayanılır kılıyor ama bir taraftan da o duyguyu sürekli genişletmekten ve derinleştirmekten de geri kalmıyor..

Nevcihan Oktar


Nadine Goldimer-Yanımda Kimse Yok

Posted on

Kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendisine yabancılaşmış olduğunu bilmesi demek olan yalnızlık evrensel bir duygudur..

Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir. Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir.

Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. En büyük yalnızlıklar ise kalabalıklar içinde yaşanandır.Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “Hayır” diyerek yaşar – kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer. İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır. Yalnızlık kendini bilmektir.
Yaşam yalnızlıktır aynı okumak gibi…uyanık olmak demek dünyada yapayalnız olmak demektir. “Kendini bulma yoluna çıkan herkes bu yolda tek başına ilerleyeceği noktaya gelirdi.”s 290

“Asla fazla ilerlemekten korkmamalıyız,çünkü gerçek o noktanın da ötesinde gizlidir.” Marcel PROUST

“Bir sonbahar akşamında tuttuğum bu yolda;

Kimse yok yanımda” BASHO

Vera, Benneth, IVan, Sibongile, Zeph, Mpho, Adam, Didymus,Oupa, Otto, Oupa’nın ve Zeph’in eşleri hepsi kalabalıklar içinde yaşayan yalnızlardır.

Aile,yuva,iş yaşamı,eş dost muhabbetleri, çoluk çocuk, sevdalar,acı,hüzün, karmaşa, sorumluluk hayata dair ne varsa yaşanmış geçmiş gitmiştir. Ondan sonra kendisine ne kalmıştır.? Yaşam nedir? Gerçek nedir? Vera hayata yeni gözlerle bakmaya başlar.
Alışkanlıkların verdiği kolaylık ve güven duygusu hayatımız elimizden kayıp giderken bizim buna sadece seyirci kaldığımız ,

nasıl olsa zamanım var diye her şeyi sıradanlaştırdığımız dünyada Vera bağlılıklarından sıyrılarak yepyeni bir hayata başlayarak herkesin denemediği bir şeyi başarır.

Nevcihan Oktar