Lanet Olsun Zaman Nehrine – Per Petterson

Posted on

lanet olsun zaman nehrinePer Petterson’dan At Çalmaya Gidiyoruz, Reddediyorum ve şimdi Lanet Olsun Zaman Nehrine…. Neden onu bu kadar sevdim? Her birinde gerçek hayattan hüzünlü bir anlatıyla okuyucusunun karşısına çıktığı için mi, dilindeki dinginlik ve sadelikten mi ,yoksa kurgusundaki boşlukları doldurmak için sizin hayal dünyanıza fırsat vermesinden mi?Belki de hepsi….Evet; yazarın en önemli özelliği bu; anlatmadığı çok şeyi o kadar gözler önüne seriyor ki siz onu okuduğunuzu sanıyorsunuz… sesizliğin sesi….ses dediğin iki nota arasındaki boşluk değil midir?

Lanet Olsun Zaman Nehrine ‘yi okurken “Doğduğu kente, geçmişe, çocukluğuna, anılarına, ne kadar çok sevdiğini –ve özlediğini– hatırladığı annesiyle yaşadığı günlere dönen bir adamın belleğinden yitip gitmiş bir zamana bakıyoruz.”

Şimdi anlatacaklarım birkaç sene önce oldu” diye başlamış söze Arvid…Romanın kahramanı Arvid Jansen üç kayıbı aynı zamanda yaşamaktadır. Annesinin kanser olduğunu bir süre sonra öleceğini öğrenmiştir, karısı boşanmak istediğini bildirmiştir ve inanmış bir Maocu olarak demir perdenin yıkılıp sosyalist sistemin çöküşüne şahit olmaktadır. Kitabın arka kapağındaki “Arvid’in hikâyesi her şeyden önce, duyguların bastırıldığı ve ilişkilerin mesafeli olduğu bir ortamda içindeki yoğun duyguları ifade etmeye, mesafeleri aşmaya çalışan bir adamın yaşadığı hüsranın hikâyesi” sözleri romanı tam olarak özetlemiş.Arvid’in yaşadığı iç hesaplaşma annesini de doğru anlamasını sağlıyor. Ana oğul belki de hayatlarında ilk defa birbirlerine sevgilerini iletme, aktarma olanağı buluyor. Birbirlerini anlıyorlar.

….ikimiz nehrin iki kıyısında kalmış bu geniş mesafe yüzünden birbirimize seslerimizi duyuramamıştık…. “sana güzel bir haberim var anne, nehir kurudu. ….. nehir artık ip gibi akıyor ve üzerinden geçmek kolaylaştı…… yani bizim için çok geç değil, nehri geçmeye çalışabilir, ortada buluşabiliriz, belki biraz ayaklarımız ıslanır ama olsun…..S. 108

 

 


Klingsor’un İzinde

Posted on

 

135066

Demokrasiye dayanarak demokrasi tahrip edildi . İnsan haklari ayaklar atina alindi, demokrasi ve cogunluk iktidarinın her istedigini yapabilecegi soylemine dayanarak milyonlarca kisi esir kaplarinda, gaz odalarinda yasamlarini yitirdi.Ozellikle Almanya ve Italya deneyleri II. Dunya savasi sonrasinda Avrupa’da yeni anayasalaın yapılmasina neden oldu. Bu anayasalarda iki temel kural yer aldi. Birincisim demokrasinin kendini savunma hakki, ikincisi ise siyasal iktidarin gucunun sinirlandırılarak hukukun ustunlugu ve hukuk devlet ilkesinin kabuludur.

Eger bu iki ilke hice sayilirsa is “Parlamenter Diktatorluge” doner Ayni bugun oldugu gibi) Egemenlik hakkının sadece meclisin olduguna inanan bugunku iktidarin soylemi II. Dunya Savasi oncesi soylemi ile birebir ortusuyor. Kitabi okurken bugun yasadıgimiz YOK yasasi ile II. Dunya savasi oncesi yasanilanlara inanilmaz derecede benzemesi beni dehsete ve umutsuzluga dusurdu. % 25 oy orani ile meclis cogunlugunun 2/3 sini alan iktidar egemenlik hakkinin kendilerinde oldugunu, mutlak iradenin kendilerini oldugunu ifade etmeleri tuylerimi diken diken etti.


Bekleyiş – Ha Jin

Posted on

 

hajin

 

Çin’de Mao “Kültür Devrimi” nin insan kişiliğini yokeden acımasız baskısı… Buna rağmen Konfiçyüs öğretisi ile yoğrulmuş ve bireyin haklarından daha çok toplumda uyumun ön plana çıktığı bu toplumda yumuşak başlı, boyun eğen insanlar arasındaki şiir gibi bağlar.

 

Askeri doktor olan Çinli Lin Kong, yaşlı anne babasının ısrarıyla, iyi huylu ama basit bir kız olan Shuyu ile evlenir. Ancak karısıyla hiçbir şeyi paylaşamaz. Lin başka bir şehirdeki askeri hastaneye tayin olunca, evinden ayrılır ve yasalar gereği işinden çok zor ayrılabildiği için ailesini yılda sadece on gün ziyaret edebilir. Genç adam işi ve kitaplarıyla doldurduğu hayatından şikayetçi değildir. Ancak hemşire Manna’ya aşık olunca karısından ayrılıp onunla evlenmek ister. İşte o zaman Bekleyiş başlar. Karısını boşanmaya razı etmek için köyüne gider, ama Shuyu yılda yalnızca on gün görebildiği kocasından vazgeçmek istemez. ve Lin ile Manna 18 yıl boyunca, Shuyu’nun rızasını beklerler.

 

Shuyu geleneksel Çinli kadının özelliklerine sahip. Ayaklarının bağlı olması, kendini eşine kölecesine adaması, okuyup-yazamaması, seks açısından isteksiz olması… Köyde yaşam tekdüze ve sade.

 

Manna ise tam tersine eğitimli, istekli, duyarlı, güzel, devrimci, modern Çinli kızı simgeliyor. Manna hastanede üniforma giyer, Mao düğmeleri kolleksiyonu yapar, ama günlük hayatında Nike giyip, Mc Donald‘s da yemek yer.

 

Lin ise iki uç arasında çaresiz kalan, batı kültürüne aşina aydının simgesidir. Lin’in eğilimleri de Çin’deki geleneksel kültür ile modern kültür arasındaki ikilemi dile getiriyor.

 

Ha Jin’in şiirsel bir yalınlıkla aktardığı Bekleyiş’te Çin kültürünün zenginliğini yakından tanıdık, Komünizmin insanların gündelik yaşamlarının her anını kontrol altında tutan yasaları ve kurallara boyun eğen yumuşak, kaderci Çin insanı. Çin’de doktorların üçünün bir odayı paylaştıkları, banyoyu ortak kullandıkları, hastanenin kuralına göre bir erkekle bir kadının, eğer nişanlı veye evli değillerse, kampusun dışında birlikte yürümelerinin yasaklanması, Lin ve Manna ‘nın bu kadar senedir birliktelikleri sonunda sadece bir kez bir restoranda yemek yemeleri gibi.. Bürokratlar karikatürize edilmiş, kimi yerde kendileriyle alay ediyorlar. Karakterler yasalardan korkuyorlar ama asıl korktukları aileleri, sevgilileri ve kendileriyle konuşan bilinçleri..Kitabın kötü adamı Geng Yang güçlenen ve başarıya ulaşan kapitalisti simgeliyor.

 

Yazar mutluluğu rahatlık, huzur ve gelenekler olarak görüyor.( S351) “Aşk ve huzur arasından birisini seçmesini söyleseler sonuncusunu seçerdim” Burada insanoğlunun iki yüzünü görüyoruz. Sempati ile bencillik. Lin kitabın sonunda da kitabın başındaki kadar tatminsizlik içinde. (S 342)

 

Bir kadını hiçbir zaman tüm kalbiyle sevmediğini, hep sevilenin kendi olduğunu itiraf ediyor. Kaçıp gidebilecek kadar da cesur değil, geleneklerle sımsıkı bağlı. Bencil seçimleri ile süregelen duygusallığın içine batmış durumda olan Lin’e ancak acıyoruz. Çünkü yeni bir “Bekleyiş” içinde (S 358) “ona beni beklememesini söyle. Ben Beklemeye değecek bir adam değilim.” “ Kendine bu kadar katı davranma baba. Biz seni hep bekleyeceğiz.”

 


Louis de Bernier-Kanatsız Kuşlar

Posted on

“Sen ve ben bir zamanlar birbirimizi kuş yerine koyup da sevdik. Kanatlarımı çırpıp yere düşerek kendimizi berelediğimiz zaman bile çok mutluyduk, ama gerçek o ki kanatsız kuşlardık biz. Sen bir mehmetçiktin ve ben bir karatavuk. Kartallar vardı aramızda veya akbabalar ya da güzel saka kuşları, ama hiçbirimizin kanadı yoktu.

Kanadı olan kuşlar açısından hiçbir şey değişmiyor; nereye isterlerse uçabiliyor onlar ve sınır tanımıyorlar, kavgaları çok kısıtlı oluyor.

Ama biz daima toprakla sınırlıyız; ne kadar yükseğe tırmansak tırmanalım ve kollarımızı ne kadar çırparsak çırpalım. Uçamıyoruz ya, kendimize uymayan şeyler yapmaya mahkumuz biz. Kanatlarımız yok ya, aramadığımız mücadelelere ve iğrençliklere itiliyoruz ve sonra , bütün bunların ardından yıllar geçiyor, dağlar düzeliyor, vadiler yükseliyor, nehirlerin yolu kumla tıkanıyor ve yarlar denize çöküyor.”

Roman Fethiye yakınlarında Eskibahçe adlı bir kasabada yaşayan Müslüman, Hrıstiyan toplumunun yaşamlarını,aşklarını dile getirirken romanının içinde roman özelliği ile Atatürk’ün Selanik’te doğumundan başlayıp, Kurtuluş Savaşına kadar olan yaşam öyküsünü de dile getiriyor.

Anadolu mozaiğinin parçalanışını, bu topraklarda savaşın yol açtığı mübadele ve tehciri ve insanların yaşadığı dramları çok usta bir üslupla anlatıyor.Emperyalizm ve milliyetçilik fikirleriyle sarsılan toplulukları birbirine düşürerek oynanan oyunları Karatavuk ve Mehmetçik adlı iki arkadaşın yaşamlarını anlatarak bize adeta bugün oynanan oyunları bir daha hatırlatıyor.Yazar savaşın yol açtığı göçleri, “sözde soykırım” iddiaları ile batının gündeme getirdiği Ermeni sorunu ele alırken tarihi bulgulara dayanarak aktarıyor.

Kitabın sonunda da Fethiye’de bugün her milletten insan bulunduğunu ama tek bir Rum’un bile bulunmaması ile bitiriyor..

Ne yazık ki geçmişte yaşanan bu acı olayların bıraktığı kin ve intikam duyguları batı emperyalizminin güdülemesiyle günümüze aktarılmak isteniyor.

Tarihe gömülmüş davaların tekrar gündeme sürülmesinin hiç kimseye yarar getireceğine inanmıyorum. Mübadele ve tehcir batı batı emperyalizminin güdümlü, yanlış siyasetleri yüzünden ortaya çıkmış iki olgusudur.Rahat bırakılsalardı, Anadolu insanları ,bir arada, komşu komşuya barış içinde yaşayacaklardı, çünkü tarihte bunu başarmışlardı. Bugün bunu yapmamaları için hiçbir neden yok.

“Önemli olan yargılamak değil, anlamaktır”.

Sevgi ,hoşgörü ve paylaşma her şeyin temeli değil mi?

Nevcihan Oktar


Alev Alatlı-Aydınlanma Değil, Merhamet!

Posted on

İnsanoğlu sadece teknolojinin gelişmesi, aydınlanmanın getirdiği tüm yöntemler ve değerlerle mutlu olamıyor, daha iyi bir dünya için içsel huzur ve sevgi gerekiyordiye ifade ediyor Alev Alatlı .

Popüler kültür ile tüm değerlerin içlerinin boşaltılıp nasıl yok edildiğini, vahşi kapitalizmin ve küreselleşmenin sonuçlarını Rusya’yı örnekleyerek aslında bizi resmetmiş.

Gogol ‘pravda’ dedikleri hakikatin peşinde hayata veda ediyor aynı kendini ateşe atan Prens Aleks gibi.. Aşk ateşi ile yanmak…Eza çekerek arınmak ve günahkar insanlığın kefaretini ödemek gibi..

Aydınlanma tekdüze bir anlayışa neden oluyor. İnsanı insan yapan onun içsel,kutsi değerleridir. Bu değerleri boşaltırsak , ideal denilen yüce hedefleri aşağılayıp etik tüm değerleri hiçe sayarsak, kendi köklerimizi kaybeder yabancılaşırsak insanlığımızı , varoluşumuzun anlamını yitiririz..

Nevcihan Oktar


Elif Şafak-Siyah Süt

Posted on

Siyah Süt”ün en hoş yanlarından biri, yazarın iç monologlarını, düşüncelerini kendi içinde kurduğu parmak kadınlar aracılığıyla aktarması. İçindeki sorgulamayı, ikilemleri ve hatta kararsızlıkları iktidar olma tutkusu taşıyan parmak kadınların savaşı olarak vermesi. İlk başta ruhunun derinliklerinde doğu, batı, kuzey ve güney yönlerine yerleşmiş dört kadın var. Bunların her biri kendi yönüne çekmeye çalışıyorlar ruhu. Daha sonra birkaç parmak kadın eklendikçe İçimden Sesler Korosu, uyumsuz çok seslilik içine giriyor. Kitabın bu bölümleri çok içten ve güzel yazılmış. Kadın yazarlarla ilgili bölümler ise bu güzellikten biraz yoksun. Bazıları ansiklopedik bilgiler gibi geldi bana .Yazarın Araf adlı kitabı çok daha emekle yazılmış gibiydi.Kuru bir otografi hissi verdi dil ve kurgusu çok naif.

Nevcihan Oktar


Carlos Fuentes-Laura Diaz’lı Yıllar

Posted on

Carlos Fuentes’in seçtiği anlatıcı, 1999 yılında Detroit’te Meksikalı duvar ressamları (Rivera, Jose Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros) üzerine bir belgeselde çalışırken büyük büyükannesi Laura Diaz ile karşılaşan bir fotoğrafçı. Roman, Laura’nın yaşam macerasını aktarırken Meksika tarihine göz atıyor. Cruz’un 1898 – 1972 yılları arasında Veracruz’dan Mexico City’ye uzanan öyküsünde mütevazı bir ev kadını ve anneyken sanatçıların temel ilham kaynaklarından biri haline gelişi anlatılıyor. Fridanın romanın kahramanlarından biri olması öyküyü daha da gerçekçi kılıyor.Laura Diaz’ın kocası tarafından desteklenmemesi, çocuğu tarafından üretime katılmasının engellenmesine karşın kitabın sonunda güçlü ve ayakları yere basan biri haline gelmesiçok uzun zaman alıyor.

Roman bir “yüzyıl sonu” araştırması yapısında kurulmuş; öykü, 2000 yılında Los Angeles’ta son buluyor. Romanın tarihi kapsamı, Fuentes’in Meksika’nın 20. yüzyılda yaşadığı önemli olayları yeniden yorumlamasına olanak veriyor: 1910 devrimi, 60 yıl sonra Tlatelolco Meydanı’nda yaşanan öğrenci katliamı, vb. Ayrıca Hegelvari bir üslupla ‘tarih’i T ile yazıyor ve toplumu harekete geçiren gücün insanları sürükleyen vahim bir ruh olduğunu belirtiyor.

Olaylar ve geri dönüşler kitabın okunmasını zorlaştırmış, ama muthiş keyif aldım..

Nevcihan Oktar


Saramago-Körlük

Posted on

Saramoga romanında körlüğü bir metafor gibi kullanarak Platon’un mağaralar
benzetmesini çağrıştıran bir hikaye yaratmış.Mağarada mahkumlar nasıl ellerinden
ve ayaklarından bağlıysalar körlük de bir çeşit bağlanmayı simgeliyor.
Mahkumlardan bir biri nasıl dış dünyaya çıkıp “Gerçek”i keşfederse burada da bu rolü doktorun karısı üstleniyor.

Borges” mapusluk farklıydı çünkü bitimsizdi öyleyse bu hayat bir düştü yalnızca”. Diyordu
Burada ki körlük sonsuz değil ama sorulan soru yine aynı, yaşadıkları bir düş müydü?

BAKABİLİYORSAN; GÖR

GÖREBİLİYORSAN; GÖZLE

Epigramı ile başlıyor kitap, sonunda tekrar görmeye başlamaları ile şöyle bitiyor.

“Sonunda kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler?” Yoksa gördükleri sadece bir düş müydü?
Saramago tüm ahlaki değerleri masaya yatırıyor. Körlük ile insanı insan yapan tüm değerler yok oluyor.

Bugün hala evrensel körlük içinde değil miyiz? Dünya tarihi boyunca savaşlarda onca katledilen insan, Bugün Irak’ta yaşananlar bunun örnekleri değil mi?

Saramogo kollektif körlüğün insanoğlunu ne hale getirdiğini çok çarpıcı bir şekilde dile getirmiş.

Kritiklerce “büyülü realizm” olarak nitelendirilen bu romanı Camus’un veba, Kafka’nın Dava, Golding’in Sineklerin Tanrısı’na benzetiliyor.

Nevcihan Oktar


Salman Rushdie-Geceyarısı Çocukları

Posted on

Geceyarısı Çocukları düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı… Kahramanımız Salim Sina 15 Ağustos 1947’de, tam geceyarısı dünyaya gelir: Aynı anda Hindistan bağımsızlığına kavuşmuştur. O gece büyülü güçlere sahip yüzlerce çocuk doğar. Cadı Parvati, Tokmak Dizli Şiva ve niceleri… Onların maceralarının içinden, yeni doğan bir ulusun emekleme çağını, ergenlik sancılarını, yetişkinleşme çabalarını okuyoruz bu kitapta… Geceyarısı Çocukları’nı anlatacak en iyi ifadeyi de yine bizzat Salman Rushdie romanın bir yerinde şu cümleleriyle veriyor:
“Gerçeklik nereden baktığınıza bağlıdır; ne kadar uzaklaşırsanız, geçmiş size o kadar somut ve anlamlı görünmeye başlar. Kendinizi büyük bir sinemada farzedin, önce arka sırada oturuyorsunuz sonra sıra sıra öne doğru ilerleyip burnunuzu neredeyse perdeye dayıyorsunuz. Yıldızların yüzleri ağır ağır oynaşan zerrelere dönüşüyor; küçük ayrıntılar devasa boyutlara ulaşıyor; yanılsama çözülü-yor – daha doğrusu yanılsamanın kendisinin gerçeklik olduğu ortaya çıkıyor…”

Alev Alatlı Rusya’yı anlatırken nasıl da bizi anlatmış derken, Salman Rushdie’nin “Gece Yarısı cocukları” için aynı şeyi söylememek mümkün mü? Doğu ülkeleri biz birbirimize çok benziyoruz. Doğumuyla Hindistan’ın bağımsızlığına tanık olan Salim Sina bizi Hindistan ve Pakistan’ın kalbine doğru yolculuğa çıkarıyor. Eleştirmenlerce post-modern ve fantastik bir roman olarak değerlendiriliyor. Ordu, siyasilaere yaptığı göndermelerle son 70 yıllık tarihlerine ışık tutuyor. Tüm kitap medafor vr ironi ile dolu. Düş, gizem, büyü nerede başlıyor, nerede bitiyor bir türlü ayırt edemiyoruz. Gerçek nedir sorusu aklımıza geliyor tüm kitaplarda olduğu gibi..

Kardeşin kardeşi vurması, bellek ve unutmak, köklerinin kaybetmek sorgulanıyor.

“Evet beni çiğneyecekler, sayılar üzerimden geçecek bir iki üç, dört yüz milyon beş yüz altı, beni sessiz toz zerrelerine çevirecekler, tıpkı zaman içinde oğlum olmayan oğlumu, onun oğlu olmayan oğlunu ve onun oğlu olmayan oğlunu ezip geçecekleri gibi , ta ki bin birinci nesle kadar t ki bin bir geceyarısı çocuklarının ayrıcalıkları ve lanetleri çağlarının hem efendileri hem de kurbanları olmaktır, kendilerinden vazgeçip kalabalıkların imha edici girdabına çekilmek ve yaşarken bulamadıklşarıc huzuru ölürken de bulmamaktır.”

Nevcihan Oktar


Margaret Atwood-Kör Suikastçi

Posted on

“Dediklerine göre ,taşların altında bir kral, adı olmayan bir kral gömülü. Yalnızca kral değil, bu kralın bir zamanlar hükmettiği muhteşem bir şehrin kalıntıları da gömülü.Bu şehir bir savaşta yerle bir edilmiş, kral tutsak alınıp, zafer sembolü olarak bir hurma ağacına asılarak idam edilmiş. Ay doğduğunda boğazı kesilerek gömülmüş, yeinin belirlemek için üstüne taşlar yığılmış. Şehrin bütün nsanları da öldürülmüş. Hepsi ,erkek, kadın ,coçuk, bebek, hatta bütün hayvanlar katledilmiş. Kılıçtan geçirilip paramparça edilmiş. Hiçbir canlı kalmamış. Korkunç bir şey. Nerede toprağa bir kürek atsan altından korkunç şeyler çıkar. İyidir, ticareti geliştirir, kemiklerle beslenir insan. Onlar olmasa hikaye de olmaz”

Margaret Atwood’un bu romanı Rusların iç içe geçen nataşalarını anımsatıyor. Birini açınca yeni bir hikaye sarmalı daha çıkıyor.( Roman içinde roman gibi )Kurgusu ve dili olağanüstü.geçmiş, bugün ve hatta gelecek bilimkurgu niteliğinde birbirinin içine girmiş..

Roman 1920 lerin optimizmi, 1930 ve 1940 ların savaş korkusu ve ekonomik krizi,I. Dünya ve II. Dünya savaşları, nazizm kitabı süslüyor. Kritiklerce savaşa karşı olmanın, aşkın yanını tutmanın, barışa özlem duymanın bir doruğu olarak adlandırılan kitap bir başyapıt niteliğinde.Aşkın ve evlilik kurumunun sorgulandığı kitap , kadının ekonomik özgürlüğünün olmayışı ve ona giydirilen kimliği çok çarpıcı bir şekilde vurguluyor.

Nevcihan Oktar