Hasan Ali Toptaş-Gölgesizler

Posted on

“Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm, üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi”

Demek yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek ,insan ne yaparsa yapsın bir oyunun içinde mi? Gerçek ne peki, yaşam ya da herşey bir yanılsama m? Nuri, berber ya da Asker Hamdi, Güvercin, Cennet’in oğlu ya da çay bardağı, hepsi aynada yansıyan bir görüntü ya da düş mü? Belki de hiç yoktular da biz onları düşledik ama uyandığımızda onları anımsayabilecek miyiz? Yokluk olmasaydı varlığı nasıl ispat edebilecektik? Var olmayan bir şeyin gölgesi de olmaz , izi de .Var olmanın amacı kendimizden bir iz bırakmak değil mi?

Var olduğumuz için mi düşlüyoruz yoksa düşlediğimiz için varız sarmalı ile düş ve gerçek birbirine geçmiş kitapta
“Ola ki başka bir yerde yaşıyorduk o an, başka zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile varmadan”

Berber aynasının içinde düşler alemine girip “öteki” ne ulaşmak . Ötekine ne kadar yakından bakarsan orada o kadar kendini görürsün. Belki de asıl trajedimiz, sandığımızdan çok daha fazla ötekine benzememizdir. Aslında bir anlamda hepimiz ötekiyiz. . Ötekini anlayabilen kendini de anlamaya başlayacaktır.

“Herkes benim içimdeydi, bir anlamda, bu benim de onların içinde olmam demekti aslında” derken bunu ifade etmiyor mu?
Hem her yerdedir, hem de hiçbir yerde. Zaman ve mekanı aşmıştır. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda yaşayar Borges, Marquez, Eco, Saramago, Tanpınar gibi. Varoluşu mutlak zaman, düşsel zaman parçaları halinde yansıması olarak görürler..
“Yoklar sürüsü gözleriyle gelmişti. İnsan kılığında yüzlerce göz” derken Mevlana’nın ” İnsan gözden ibarettir. geri kalanıysa bir deri, Ama dostu gören göze “göz” derler sözünü anımsatıyor yazar.

Uyku, düş, yokluk üçgeninde bilinçaltı zamandan kurtulmanın yollarını arar.

“Belki de doğru düşünüyordu ,herkesin bir yoku vardı köyde , herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyordu insanlar gibi. kahvede çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki, köylüler büyük bir titizlikle gizliyor
du yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sesizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü yöntemi vardı belki, sözgelimi,kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masalllarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu……Cennetle birlikte çorba pişiriyor, tuzuna bakıyor, su içiyor ve cennet’e baka baka giderek Cennetin kendisi ya da düşleri oluyordu. Hiç kuşkusuz bu durumda Cennet düş diye bir başkasının gerçeğini yaşıyordu, bir yokun yaşamını.

Nevcihan Oktar


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir