Loren Edizel – İZMİR HAYALETLERİ-

Posted on

“İzmir efsunlu Anka kuşu. Deniz mavisi gözleri,ateşten kanatlarıyla kendi küllerinden ha bire yükselen…. O küllerin arasında neler var?”

O küllerin arasından çıkan Ege’nin ışığı, kayıp hayatlar, yetim kalan çocuklar, akıp giden zaman,ev suretleri, kayıp sokaklar,kardeş gibi yaşarken düşman edilen insanlar, daha başlamadan biten öyküler,onulmaz hasretler,unuttuklarımız, bir de ipince tellerden örülü bir kuş kafesi, kapısı açık..

Roman Anadolu mozaiğinin parçalanışını, bu topraklarda kardeş gibi yaşarken düşman edilenlerin dramlarını çok usta bir üslupla anlatıyor.

“Babanı kaybettik. Amcanın aklını kaybettik. Dostlarımızı kaybettik.. Smyrna’mızı kaybettik Hepsi yok olup gitti. Hiçbirinden koruyamadım seni.” S.126

Rahat bırakılmış olsalardı, Anadolu insanı, bir arada, kardeş kardeş barış içinde yaşayacaklardı, çünkü tarihte bunu başarmışlardı.

Ne yazık ki geçmişte yaşanan bu acı olayların bıraktığı kin ve intikam duyguları emperyalizm in güdülemesiyle günümüze de aktarılmak isteniyor

İzmir Hayaletleri bana Louis de Bernier’in Kanatsız Kuşlarını anımsattı.Niko’nun amcası da kanatsız bir kuş değil mi?

“Sen ve ben bir zamanlar birbirimizi kuş yerine koyup da sevdik. Kanatlarımı çırpıp yere düşerek kendimizi berelediğimiz zaman bile çok mutluyduk, ama gerçek o ki kanatsız kuşlardık biz. Sen bir mehmetçiktin ve ben bir karatavuk. Kartallar vardı aramızda veya akbabalar ya da güzel saka kuşları, ama hiçbirimizin kanadı yoktu.

Kanadı olan kuşlar açısından hiçbir şey değişmiyor; nereye isterlerse uçabiliyor onlar ve sınır tanımıyorlar, kavgaları çok kısıtlı oluyor.

Ama biz daima toprakla sınırlıyız; ne kadar yükseğe tırmansak tırmanalım ve kollarımızı ne kadar çırparsak çırpalım. Uçamıyoruz ya, kendimize uymayan şeyler yapmaya mahkumuz biz. Kanatlarımız yok ya, aramadığımız mücadelelere ve iğrençliklere itiliyoruz ve sonra , bütün bunların ardından yıllar geçiyor, dağlar düzeliyor, vadiler yükseliyor, nehirlerin yolu kumla tıkanıyor ve yarlar denize çöküyor.”

Nevcihan Oktar


Virginia Woolf- Mrs. Dalloway

Posted on

Nevcihan Oktar

Mrs. Dolloway

“Mrs. Dalloway adlı kitabında Virginia Woolf yüksek sınıftan bir İngiliz olan Clarissa Dalloway’in bir gününü anlatır. Clarissa Dalloway Parlementoya mensup Richard Dalloway ile evlidir. Olay 1923 yılının Haziran’ında Londra’da geçer. Clarissa o gece bir parti verecektir ve çiçek almak için dışarı çıkar. (Hayatımız da bir parti değil midir?)

Septimus Waren Smith ve onun karısı Lucrezia da sokakta yürümektedirler. Septimus bir savaş gazisidir.Yakın arkadaşının ölümüne tanık olmuştur ve tedavi görmektedir. Septimus ve Mrs. Dalloway hiç karşılaşmazlar ama hayatları dış etmenlerle sanki birbirine bağlıdır. (üzerlerinde uçan uçak gibi) Savaş ve onun anlamsızlığı, şiddet, erkek egemen toplum, Ingilterenin sosyal düzeni, hiyerarşi, güç Woolf’un lisanıyla kitapta tam bir kadın duyarlılığı ile verilmiş. Clarissa da Septimus da çok duyarlıdırlar ama kendilerini boş ve yetersiz hissederler.

Richard Dalloway ise bir aristokrat olan Millicent Bruton’un evine öğle yemeğine davetlidir.Richard, Sir William Bradshow ve Dr. Holmes erkek egemen toplumda başarı, güç, otoritenin simgeleridir. Peter Walsh Clarissanın eski erkek arkadaşı Hindistan’dan yeni dönmüştür. Ve onun ziyaret eder. Peter Clarissa’yı sevmiş ona evlenme teklif etmiştir; fakat Clarissa onun yerine Richard’ı tercih etmiştir.Clarissa’nın kızı Elizabeth 17 yaşındadır, özel öğretmeni Doris Kilman ile yemeğe çıkar. Miss Kilman fakir ve fiziksel olarak pek çekici olmayan biridir ve kızını, Clarissa’dan koparmak istemektedir..

Septimus Mrs. Dalloway’in parti verdiği gece intihar eder. Aynı “Saatler” deki gibi YAŞAM ve HAYATIN ANLAMI sorgulanıyor. Daha anlamlı ve yaşamaya değer yaşamlar bittiği halde neden anlamsız yaşamlar devam ediyor. HAYATI SÜRDÜRMEK İÇİN YETERİNCE NEDEN VAR MI?

Sally Seton, Clarissa’nın çok eski bir arkadaşıdır (aralarında bir ilişki olduğu sezilir). Şimdi evlenip Lady Rosseter olmuş beş erkek çocuk annesidir.

Peter ve Sally partide Clarissa’nın mutlu olup olmadığını konuşurlar. Clarissa hayatının sığ olduğunu bilir, eğer Peter ile evlenseydi hayatı nasıl olurdu diye düşünür? Clarissa insanın düşünce ve hislerini okumanın ona verilmiş bir yetenek olduğunu düşünür.. Clarissa kızının kendisini sevip sevmediğinden emin değildir. Peter’a karşı duyguları kararsız olduğu için evlenme teklifini kabul etmemiştir. Ona güven, rahat hayat ve sosyal statü sunan Richard’ı tercih etmiştir. Clarissa detaycı, geleneksel ve tutucu biridir. Woolf burada kadına giydirilen kimlik, yaratıcılık, yetersizlik, kaçırılan fırsatları feminist bir gözle sorguluyor. Bir başka tema da yalnızlık. (Koca bir partide YALNIZ, aynı hayatta olduğu gibi) ve yabancılaşmadır. Bu nokta da iki kitap bire bir örtüşüyor.

Woolf bilinç akışı tekniğini karakterlerin düşünceleri ile çok güzel bağlamıştır. Woolf bireylerin düşüncelerini birbiriyle bağıntılı olmasını insanın varoluşunun açığa vuruşunun bir şekli olarak vurgulamıştır. Kitap, diliyle, bence bir başyapıt.


Louis de Bernier-Kanatsız Kuşlar

Posted on

“Sen ve ben bir zamanlar birbirimizi kuş yerine koyup da sevdik. Kanatlarımı çırpıp yere düşerek kendimizi berelediğimiz zaman bile çok mutluyduk, ama gerçek o ki kanatsız kuşlardık biz. Sen bir mehmetçiktin ve ben bir karatavuk. Kartallar vardı aramızda veya akbabalar ya da güzel saka kuşları, ama hiçbirimizin kanadı yoktu.

Kanadı olan kuşlar açısından hiçbir şey değişmiyor; nereye isterlerse uçabiliyor onlar ve sınır tanımıyorlar, kavgaları çok kısıtlı oluyor.

Ama biz daima toprakla sınırlıyız; ne kadar yükseğe tırmansak tırmanalım ve kollarımızı ne kadar çırparsak çırpalım. Uçamıyoruz ya, kendimize uymayan şeyler yapmaya mahkumuz biz. Kanatlarımız yok ya, aramadığımız mücadelelere ve iğrençliklere itiliyoruz ve sonra , bütün bunların ardından yıllar geçiyor, dağlar düzeliyor, vadiler yükseliyor, nehirlerin yolu kumla tıkanıyor ve yarlar denize çöküyor.”

Roman Fethiye yakınlarında Eskibahçe adlı bir kasabada yaşayan Müslüman, Hrıstiyan toplumunun yaşamlarını,aşklarını dile getirirken romanının içinde roman özelliği ile Atatürk’ün Selanik’te doğumundan başlayıp, Kurtuluş Savaşına kadar olan yaşam öyküsünü de dile getiriyor.

Anadolu mozaiğinin parçalanışını, bu topraklarda savaşın yol açtığı mübadele ve tehciri ve insanların yaşadığı dramları çok usta bir üslupla anlatıyor.Emperyalizm ve milliyetçilik fikirleriyle sarsılan toplulukları birbirine düşürerek oynanan oyunları Karatavuk ve Mehmetçik adlı iki arkadaşın yaşamlarını anlatarak bize adeta bugün oynanan oyunları bir daha hatırlatıyor.Yazar savaşın yol açtığı göçleri, “sözde soykırım” iddiaları ile batının gündeme getirdiği Ermeni sorunu ele alırken tarihi bulgulara dayanarak aktarıyor.

Kitabın sonunda da Fethiye’de bugün her milletten insan bulunduğunu ama tek bir Rum’un bile bulunmaması ile bitiriyor..

Ne yazık ki geçmişte yaşanan bu acı olayların bıraktığı kin ve intikam duyguları batı emperyalizminin güdülemesiyle günümüze aktarılmak isteniyor.

Tarihe gömülmüş davaların tekrar gündeme sürülmesinin hiç kimseye yarar getireceğine inanmıyorum. Mübadele ve tehcir batı batı emperyalizminin güdümlü, yanlış siyasetleri yüzünden ortaya çıkmış iki olgusudur.Rahat bırakılsalardı, Anadolu insanları ,bir arada, komşu komşuya barış içinde yaşayacaklardı, çünkü tarihte bunu başarmışlardı. Bugün bunu yapmamaları için hiçbir neden yok.

“Önemli olan yargılamak değil, anlamaktır”.

Sevgi ,hoşgörü ve paylaşma her şeyin temeli değil mi?

Nevcihan Oktar


Alev Alatlı-Aydınlanma Değil, Merhamet!

Posted on

İnsanoğlu sadece teknolojinin gelişmesi, aydınlanmanın getirdiği tüm yöntemler ve değerlerle mutlu olamıyor, daha iyi bir dünya için içsel huzur ve sevgi gerekiyordiye ifade ediyor Alev Alatlı .

Popüler kültür ile tüm değerlerin içlerinin boşaltılıp nasıl yok edildiğini, vahşi kapitalizmin ve küreselleşmenin sonuçlarını Rusya’yı örnekleyerek aslında bizi resmetmiş.

Gogol ‘pravda’ dedikleri hakikatin peşinde hayata veda ediyor aynı kendini ateşe atan Prens Aleks gibi.. Aşk ateşi ile yanmak…Eza çekerek arınmak ve günahkar insanlığın kefaretini ödemek gibi..

Aydınlanma tekdüze bir anlayışa neden oluyor. İnsanı insan yapan onun içsel,kutsi değerleridir. Bu değerleri boşaltırsak , ideal denilen yüce hedefleri aşağılayıp etik tüm değerleri hiçe sayarsak, kendi köklerimizi kaybeder yabancılaşırsak insanlığımızı , varoluşumuzun anlamını yitiririz..

Nevcihan Oktar


Elif Şafak-Siyah Süt

Posted on

Siyah Süt”ün en hoş yanlarından biri, yazarın iç monologlarını, düşüncelerini kendi içinde kurduğu parmak kadınlar aracılığıyla aktarması. İçindeki sorgulamayı, ikilemleri ve hatta kararsızlıkları iktidar olma tutkusu taşıyan parmak kadınların savaşı olarak vermesi. İlk başta ruhunun derinliklerinde doğu, batı, kuzey ve güney yönlerine yerleşmiş dört kadın var. Bunların her biri kendi yönüne çekmeye çalışıyorlar ruhu. Daha sonra birkaç parmak kadın eklendikçe İçimden Sesler Korosu, uyumsuz çok seslilik içine giriyor. Kitabın bu bölümleri çok içten ve güzel yazılmış. Kadın yazarlarla ilgili bölümler ise bu güzellikten biraz yoksun. Bazıları ansiklopedik bilgiler gibi geldi bana .Yazarın Araf adlı kitabı çok daha emekle yazılmış gibiydi.Kuru bir otografi hissi verdi dil ve kurgusu çok naif.

Nevcihan Oktar


Carlos Fuentes-Laura Diaz’lı Yıllar

Posted on

Carlos Fuentes’in seçtiği anlatıcı, 1999 yılında Detroit’te Meksikalı duvar ressamları (Rivera, Jose Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros) üzerine bir belgeselde çalışırken büyük büyükannesi Laura Diaz ile karşılaşan bir fotoğrafçı. Roman, Laura’nın yaşam macerasını aktarırken Meksika tarihine göz atıyor. Cruz’un 1898 – 1972 yılları arasında Veracruz’dan Mexico City’ye uzanan öyküsünde mütevazı bir ev kadını ve anneyken sanatçıların temel ilham kaynaklarından biri haline gelişi anlatılıyor. Fridanın romanın kahramanlarından biri olması öyküyü daha da gerçekçi kılıyor.Laura Diaz’ın kocası tarafından desteklenmemesi, çocuğu tarafından üretime katılmasının engellenmesine karşın kitabın sonunda güçlü ve ayakları yere basan biri haline gelmesiçok uzun zaman alıyor.

Roman bir “yüzyıl sonu” araştırması yapısında kurulmuş; öykü, 2000 yılında Los Angeles’ta son buluyor. Romanın tarihi kapsamı, Fuentes’in Meksika’nın 20. yüzyılda yaşadığı önemli olayları yeniden yorumlamasına olanak veriyor: 1910 devrimi, 60 yıl sonra Tlatelolco Meydanı’nda yaşanan öğrenci katliamı, vb. Ayrıca Hegelvari bir üslupla ‘tarih’i T ile yazıyor ve toplumu harekete geçiren gücün insanları sürükleyen vahim bir ruh olduğunu belirtiyor.

Olaylar ve geri dönüşler kitabın okunmasını zorlaştırmış, ama muthiş keyif aldım..

Nevcihan Oktar


Saramago-Körlük

Posted on

Saramoga romanında körlüğü bir metafor gibi kullanarak Platon’un mağaralar
benzetmesini çağrıştıran bir hikaye yaratmış.Mağarada mahkumlar nasıl ellerinden
ve ayaklarından bağlıysalar körlük de bir çeşit bağlanmayı simgeliyor.
Mahkumlardan bir biri nasıl dış dünyaya çıkıp “Gerçek”i keşfederse burada da bu rolü doktorun karısı üstleniyor.

Borges” mapusluk farklıydı çünkü bitimsizdi öyleyse bu hayat bir düştü yalnızca”. Diyordu
Burada ki körlük sonsuz değil ama sorulan soru yine aynı, yaşadıkları bir düş müydü?

BAKABİLİYORSAN; GÖR

GÖREBİLİYORSAN; GÖZLE

Epigramı ile başlıyor kitap, sonunda tekrar görmeye başlamaları ile şöyle bitiyor.

“Sonunda kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler?” Yoksa gördükleri sadece bir düş müydü?
Saramago tüm ahlaki değerleri masaya yatırıyor. Körlük ile insanı insan yapan tüm değerler yok oluyor.

Bugün hala evrensel körlük içinde değil miyiz? Dünya tarihi boyunca savaşlarda onca katledilen insan, Bugün Irak’ta yaşananlar bunun örnekleri değil mi?

Saramogo kollektif körlüğün insanoğlunu ne hale getirdiğini çok çarpıcı bir şekilde dile getirmiş.

Kritiklerce “büyülü realizm” olarak nitelendirilen bu romanı Camus’un veba, Kafka’nın Dava, Golding’in Sineklerin Tanrısı’na benzetiliyor.

Nevcihan Oktar


Salman Rushdie-Geceyarısı Çocukları

Posted on

Geceyarısı Çocukları düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı… Kahramanımız Salim Sina 15 Ağustos 1947’de, tam geceyarısı dünyaya gelir: Aynı anda Hindistan bağımsızlığına kavuşmuştur. O gece büyülü güçlere sahip yüzlerce çocuk doğar. Cadı Parvati, Tokmak Dizli Şiva ve niceleri… Onların maceralarının içinden, yeni doğan bir ulusun emekleme çağını, ergenlik sancılarını, yetişkinleşme çabalarını okuyoruz bu kitapta… Geceyarısı Çocukları’nı anlatacak en iyi ifadeyi de yine bizzat Salman Rushdie romanın bir yerinde şu cümleleriyle veriyor:
“Gerçeklik nereden baktığınıza bağlıdır; ne kadar uzaklaşırsanız, geçmiş size o kadar somut ve anlamlı görünmeye başlar. Kendinizi büyük bir sinemada farzedin, önce arka sırada oturuyorsunuz sonra sıra sıra öne doğru ilerleyip burnunuzu neredeyse perdeye dayıyorsunuz. Yıldızların yüzleri ağır ağır oynaşan zerrelere dönüşüyor; küçük ayrıntılar devasa boyutlara ulaşıyor; yanılsama çözülü-yor – daha doğrusu yanılsamanın kendisinin gerçeklik olduğu ortaya çıkıyor…”

Alev Alatlı Rusya’yı anlatırken nasıl da bizi anlatmış derken, Salman Rushdie’nin “Gece Yarısı cocukları” için aynı şeyi söylememek mümkün mü? Doğu ülkeleri biz birbirimize çok benziyoruz. Doğumuyla Hindistan’ın bağımsızlığına tanık olan Salim Sina bizi Hindistan ve Pakistan’ın kalbine doğru yolculuğa çıkarıyor. Eleştirmenlerce post-modern ve fantastik bir roman olarak değerlendiriliyor. Ordu, siyasilaere yaptığı göndermelerle son 70 yıllık tarihlerine ışık tutuyor. Tüm kitap medafor vr ironi ile dolu. Düş, gizem, büyü nerede başlıyor, nerede bitiyor bir türlü ayırt edemiyoruz. Gerçek nedir sorusu aklımıza geliyor tüm kitaplarda olduğu gibi..

Kardeşin kardeşi vurması, bellek ve unutmak, köklerinin kaybetmek sorgulanıyor.

“Evet beni çiğneyecekler, sayılar üzerimden geçecek bir iki üç, dört yüz milyon beş yüz altı, beni sessiz toz zerrelerine çevirecekler, tıpkı zaman içinde oğlum olmayan oğlumu, onun oğlu olmayan oğlunu ve onun oğlu olmayan oğlunu ezip geçecekleri gibi , ta ki bin birinci nesle kadar t ki bin bir geceyarısı çocuklarının ayrıcalıkları ve lanetleri çağlarının hem efendileri hem de kurbanları olmaktır, kendilerinden vazgeçip kalabalıkların imha edici girdabına çekilmek ve yaşarken bulamadıklşarıc huzuru ölürken de bulmamaktır.”

Nevcihan Oktar


Margaret Atwood-Kör Suikastçi

Posted on

“Dediklerine göre ,taşların altında bir kral, adı olmayan bir kral gömülü. Yalnızca kral değil, bu kralın bir zamanlar hükmettiği muhteşem bir şehrin kalıntıları da gömülü.Bu şehir bir savaşta yerle bir edilmiş, kral tutsak alınıp, zafer sembolü olarak bir hurma ağacına asılarak idam edilmiş. Ay doğduğunda boğazı kesilerek gömülmüş, yeinin belirlemek için üstüne taşlar yığılmış. Şehrin bütün nsanları da öldürülmüş. Hepsi ,erkek, kadın ,coçuk, bebek, hatta bütün hayvanlar katledilmiş. Kılıçtan geçirilip paramparça edilmiş. Hiçbir canlı kalmamış. Korkunç bir şey. Nerede toprağa bir kürek atsan altından korkunç şeyler çıkar. İyidir, ticareti geliştirir, kemiklerle beslenir insan. Onlar olmasa hikaye de olmaz”

Margaret Atwood’un bu romanı Rusların iç içe geçen nataşalarını anımsatıyor. Birini açınca yeni bir hikaye sarmalı daha çıkıyor.( Roman içinde roman gibi )Kurgusu ve dili olağanüstü.geçmiş, bugün ve hatta gelecek bilimkurgu niteliğinde birbirinin içine girmiş..

Roman 1920 lerin optimizmi, 1930 ve 1940 ların savaş korkusu ve ekonomik krizi,I. Dünya ve II. Dünya savaşları, nazizm kitabı süslüyor. Kritiklerce savaşa karşı olmanın, aşkın yanını tutmanın, barışa özlem duymanın bir doruğu olarak adlandırılan kitap bir başyapıt niteliğinde.Aşkın ve evlilik kurumunun sorgulandığı kitap , kadının ekonomik özgürlüğünün olmayışı ve ona giydirilen kimliği çok çarpıcı bir şekilde vurguluyor.

Nevcihan Oktar


Samuel Taylor Coleridge-Yaşlı Gemici

Posted on

Coleridge’e göre sanat dış gerçekliğin bir taklidi değil,kişisel yaşantının ifadesidir. Şiirin en önemli eksenini şairin özel duyguları,düşünceleri,inançları ve izlenimleri oluşturur.

Onun şiirinde doğa, öznelliğin dışavurumudur. Doğa betimlemeleri onun ruh halinin göstergesidir. Doğa aynı zamanda mistik bir güçtür ve şairle Tanrı arasındaki bağdır. İhtiyar denizci ancak doğanın en iğrenç yaratıklarına , solucanla yılan arası bir çeşit deniz hayvanına sevgi ve acıma duyabildiği zaman Tanrı’nın lanetinden kurtulabilir ve sonsuza dek yitirdiğini sandığı insanlığına kavuşur. (s. 97) Bu söylem ” İnsanoğlu sevdiği müddetçe yaşarla ” birebir örtüşmüyor mu? Acılar dağına ulaşan ya da onu aşanların yüreğine sevginin resmini çizer aşk; bu resmi ne zaman silebilir ne de ölüm.. Yazmak da bir çeşit ölüme meydan okumak değil mi? Şair doğanın mekanik bir gerçeklik olduğunu yadsıyarak, onun gizemini kavradığı , yaşayan bir varlık olduğunu duyabildiği ölçüde, yaratıcılığını güçlendirir; çünkü en güçlü yaratıcı olan Tanrı’ya ancak böyle ulaşabilir.

Coleridge şiirine folklordan yararlanarak gizem ve büyüyü getirdi. Amacı, duyularla algılanıp gözlemlenebilen gerçekliğin ötesinde doğaüstü bir gerçeklik ve denenmemiş varoluş biçimleri okurlarına hatırlatmaktı. Ona göre insan beyni dış dünyayı algılayıp yansıtan bir tubula rasa(boş bir levha) değil yaşantısal gerçekliği biçimlendiren yaratıcı bir güçtür. Sanatçı bu gücü en çok kullanan kişi olarak bütün öbür insanlardan üstündür. O sanatçının olağanüstü niteliklere sahip kişi olduğu düşüncesini kendinden sonraki romantiklere miras bıraktı.

Nevcihan Oktar